top of page

DOĞANIN MELODİSİ- YUSUF YELLİ

Rüzgârın bile yorgun düştüğü, gölgelerin uzayıp toprağa sırlarını fısıldadığı bir vadide yürüyordu Endriy. Ayaklarının altındaki toprak, sanki eski bir kitabın sararmış sayfaları gibi kırılgan ve hikayelerle doluydu. Her adımında geçmişin fısıltıları yükseliyor, sessizlik bile bir şey anlatıyordu. Ufuk çizgisi, eriyen bir mum gibi titriyor; gökyüzü, günün ağırlığını taşıyan yorgun bir ressamın tuvali gibi solgunlaşıyordu.


Endriy uzun zamandır yolculuktaydı. Nereye gittiğini tam olarak bilmiyor, fakat kalbinin pusulası onu durmaksızın ileri çağırıyordu. İçinde, tarif edemediği bir eksiklik vardı sanki ruhundan koparılmış bir parça onu bu bilinmeyene sürüklüyordu. Bu eksiklik, bir gölge gibi peşinden geliyor, geceleri yıldızlara bakarken bile onu terk etmiyordu. Yıldızlar, ona bir zamanlar bildiği ama artık hatırlayamadığı bir melodinin parçaları gibi görünüyordu.

O gün, güneş gökyüzünde bir altın para gibi asılı dururken, Endriy alışılmadık bir şey fark etti. Bir ses.


Ama bu, bir kuşun ötüşü değildi. Ne de rüzgârın uğultusu. Bu, bir şarkıydı. Öyle bir şarkı ki, notaları havada görünmez iplikler gibi dokunuyor, kalbine dokunan bir sıcaklık bırakıyordu. Ses, berrak bir su gibi akıyor, bazen bir annenin ninnisi gibi yumuşuyor, bazen de fırtına öncesi gökyüzü gibi derinleşiyordu. Sanki her nota, dünyanın kalbinden kopup geliyordu. Endriy durdu.


“Kim var orada?” diye seslendi.

Ama cevap bir kelime olmadı. Şarkı devam etti. Daha da derinleşti. Sanki onu çağırıyordu. Sanki doğa konuşuyordu.


Endriy, sesi takip etmeye başladı. Her adımında çevresi değişiyor gibiydi. Ağaçlar daha uzun, yapraklar daha parlak, gölgeler daha canlı hale geliyordu. Orman, sıradan bir orman olmaktan çıkmıştı bir orkestraya dönüşmüştü. Yapraklar, keman telleri gibi titriyor, rüzgâr onların üzerinden geçerken ince bir melodi çıkarıyordu. Dallar, sanki görünmez bir şefin yönlendirmesiyle ritim tutuyor, kuşlar ise bu büyük senfoninin solistleri gibi araya giriyordu. Uzakta bir dere, kristal bardakların birbirine çarpması gibi şıngırdıyor; taşlar, suyun altında sabırla bekleyen eski bilginler gibi sessizce dinliyordu. Endriy’nin kalbi hızlandı.


Her adımda şarkı daha da belirginleşiyor, daha da yoğunlaşıyordu. Sanki ses, yalnızca kulaklarıyla değil, kemikleriyle de duyuluyordu. Göğsünde titreşen bu melodi, onu hem huzura boğuyor hem de bilinmeyene doğru itiyordu. Bir süre sonra, ormanın derinliklerinde küçük bir açıklığa ulaştı. Ortasında, daha önce hiç görmediği bir ağaç vardı. Ağaç… Nefes alıyor gibiydi.


Gövdesi hafifçe dalgalanıyor, kabuğu sanki su yüzeyi gibi titreşiyordu. Yaprakları ise ışığı yutuyor, sonra yeniden yayıyordu tıpkı yıldızların gecede titreyişi gibi. Dalları gökyüzüne uzanmış, sanki bulutlarla konuşuyordu. Kökleri ise toprağın derinliklerine iniyor, dünyanın kalbine dokunuyordu. Ve şarkı… o ağaçtan geliyordu.

Endriy dizlerinin üzerine çöktü. Gözleri büyülenmişti. Kalbi, uzun zamandır hissetmediği bir şekilde çarpıyordu sanki sonunda ait olduğu yere yaklaşmıştı.


“Sen… sen kimsin?” diye fısıldadı.

Ağaç cevap vermedi. Ama şarkı değişti. Artık daha derindi. Daha anlamlı. Sanki kelimeler yerine duygularla konuşuyordu. Endriy o an bir şey fark etti: Bu şarkı, yalnızca duyulan bir şey değildi. Hissediliyordu.


Bir an için çocukluğunu gördü. Yağmur altında koştuğu günleri… annesinin gülüşünü… kaybettiği dostlarını… içindeki yalnızlığı… ve hiç fark etmediği küçük mutlulukları… Güneşin yüzüne vurduğu o ilk sabahı, bir dostunun omzuna yaslandığı sessiz bir akşamı… Şarkı, onun ruhunun aynası olmuştu. Endriy’nin gözlerinden yaşlar süzüldü.

“Bu… bu benim…” dedi kısık bir sesle.


Ağaç hafifçe titredi. Yaprakları, sanki bir sır paylaşır gibi birbirine sürtündü. Ve o an, Endriy’nin zihninde bir düşünce yankılandı sanki ağaç konuşuyordu.

“Sen doğanın bir parçasısın. Ama unuttun.”


Endriy başını kaldırdı. Gözlerinde hem korku hem hayranlık vardı.

“Unuttum mu?”

“İnsanlar unutmaya meyillidir. Toprağın dilini, rüzgârın sözlerini, suyun hikayesini… Ama doğa asla unutmaz.”


Endriy, ellerini toprağa koydu. Toprak sıcaktı. Canlıydı. Parmaklarının arasında akan kum, bir saatin taneleri gibi zamanı fısıldıyordu. O ana kadar yürüdüğü yolları düşündü. Beton şehirleri, gürültüyü, aceleyi… ve burada, bu sessizliğin içinde saklı olan sonsuz melodiyi. İnsanların birbirine bağırdığı, ama kimsenin gerçekten dinlemediği o yerleri…


“Ben… tekrar hatırlayabilir miyim?” diye sordu.

Şarkı yumuşadı. Bir annenin çocuğunu teselli edişi gibi nazikleşti.

“Dinlersen, her zaman.”


Endriy gözlerini kapattı. Rüzgâr saçlarını okşadı bir annenin eli gibi nazik. Yapraklar fısıldadı eski dostlar gibi samimi. Toprak, nabız gibi atıyordu. Uzakta bir kuşun kanat çırpışı bile anlamlıydı artık. Her şey bir bütünün parçasıydı.


Ve o an, Endriy şunu anladı: Doğa sadece bir yer değildi. Bir varlıktı. Yaşayan, hisseden, hatırlayan bir varlık.

Ve her insan, onun bir notasından ibaretti. Endriy gözlerini açtığında, ağaç artık sıradan bir ağaç gibi görünüyordu. Şarkı kesilmişti. Ama bu, sessizlik değildi. Bu, yeni bir başlangıçtı.


Ama bu sefer Endriy yalnız değildi. Çünkü içinde bir şey değişmişti. Kalbinin derinliklerinde, hafif ama sürekli bir melodi çalıyordu. Sanki doğa, ona kendi dilinden bir parça vermişti.


Ayağa kalktı. Gökyüzü artık daha parlaktı. Renkler daha canlıydı. Dünya, sanki uzun bir uykudan uyanmış gibi nefes alıyordu.

Endriy yürümeye başladı. Ama bu kez adımları farklıydı. Daha yavaş, daha bilinçli. Her adımında toprağı hissediyor, her nefesinde havayı dinliyordu. Ve nereye giderse gitsin, o melodi onunla birlikteydi.

Bir dere kenarından geçtiğinde su ona gülümsüyor gibiydi. Bir ağacın gölgesine girdiğinde yapraklar ona selam veriyordu. Dünya artık sessiz değildi.


Çünkü Endriy artık dinliyordu. Ve her adımında, dünya yeniden şarkı söylemeye başladı. Çünkü doğa hiç susmamıştı. Sadece dinleyenini bekliyordu.

 

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page